Yazan: Merve Saral
İnsanı hayvandan ayıran temel şey beyni değil duyguları aslında,ama duygusal olmak zayıflık diye öğretilmiş bize yaşadığımız coğrafyada. O yüzden de kimse kendini açamıyor bir diğerine. Aslında duygusallık deyince hep aklımıza sevgi, aşk, merhamet vs geliyor. Olaylara daha Polyanna tarafından baktığımız için. Aslında kin, nefret, kıskançlık, öfke ve bir sürü duygumuz daha var. Peki bunları belli eden insanlara neden duygusalsın demiyoruz?
İnsanlar özellikle öfke, kıskançlık, kırgınlık gibi “karanlık” duygularını belli ettiklerinde “zayıf”, “problemli” ya da “dengesiz” olarak etiketlenmekten korkuyorlar. Bu da onları duygularını bastırmaya itiyor. Toplum, duygularını kontrol eden insanı “güçlü” olarak görüyor — o yüzden hepimiz güçlü görünmeye çalışıyoruz.
Duygular ikiye ayrılıyor: “iyi” (sevgi, merhamet) ve “kötü” (öfke, kıskançlık). Bu da duyguların doğasını yanlış anlamamıza yol açıyor. Oysa her duygu bir ihtiyacın göstergesidir. Öfke, sınırların ihlal edildiğini; kıskançlık, değer görme arzusunu; korku korunma ihtiyacını, sevilme isteği ise varlığın onaylanması ihtiyacını gösterir.
Sevilmek çoğu zaman değerli olmak ile eş tutulur, ancak değerli olmak kişinin içinden hissettiği , sevilmek ise dış dünyadaki beklentisidir. Sevildiğimizde kendimizi değerli hissetmemiz ise kendimize karşı bir ilizyon aslında, kısa süreliğine inanmak istediğimiz ama uzun vadede kendini sevme boşluğu yaratan. Başkası bizi sevince o boşluk kısa süreliğine doluyor; ama o kişi uzaklaşınca boşluk yeniden açılıyor.
“Sevilme ihtiyacı” kötü bir şey değil — insan olmanın doğal bir parçası , ama sevilme zorunluluğuna dönüşürse, içsel dengeyi dışarıya teslim etmiş oluyoruz. O yüzden günümüzde çalışanların çoğu da değer görmediğini ifade ediyorken acaba önce kendi değerlerini mi bilmiyorlar?
İş ortamlarımızda da güçlü görünmeye çalıştığımız için duygularımızı hep kontrol altında tutuyoruz. Profesyonel hayat bunu gerektirir diyoruz. Ofistekilerle arkadaş olunmaz, iş arkadaşı işte kalır diyip nötrlüyoruz kalbimizi. Kriz anlarında bile sakinliğini koruyan, her sabah demir gibi bir kalple ne yaşarsa yaşasın koltuğuna dimdik oturan, iş arkadaşlarıyla gayet mesafeli bir kontrol sağlayan, duygularından bağımsız robotik insanlar oluyoruz. Halbuki durum hiç öyle değil. Gerçek duygularımızla, karakterimizle, kişiliğimizle, yeri geldiğinde defolarımızla ya da herkesden farklı güçlerimizle her sabah bu ringde yeni bir oyunda yer alıyoruz.
Hani anda kalın diyor ya pek çok felsefeci, aslında anda kalmakta kendin olmak ve duygularını yaşamak. Kimse farkında değil ama … Anda kal diyince daha afilli oluyor kelimeler… O yüzden duygularınıza sarılıp anın keyfini çıkarın sevgili okuyucular…





